Sitede Ara

Tıbbi Etik Olgu Örnekleri

Kasım 20th, 2008 Yazar admin




Olgu 2: 49 Yaşında A.E adlı memur olan hasta Temmuz 2000 de soluk darlığı ve yüze yayılan ödemle Göğüs Hastalıkları Kliniğine başvurur. Hastaya akciğer adenocarcinoma’sı tanısı konur. Daha sonra onkolojide 1 kür kemoterapi ve radyasyon onkolojisinde de 10 günlük radyoterapi uygulanır. Ancak hastanın tedaviler sırasında tedavi masasına yatmaktan korkma, anksiyete gibi şikayetleri vardır. Bu durum için psikiyatri kliniği de hastayı izledi. Ancak tüm ikna edici ve empati ile yaklaşımlara rağmen tedavi bitmeden ayrılan hasta bir süre sonra kaybedildi.
Buradaki sorun bazen hastayı ikna edememenin hekime verdiği güçlüklerdir. Hasta-hekim ilişkilerinde zor hasta denilen hastanın tamamen karakter yapısından ileri gelen ikna güçlükleri vardır. Bu ikilem nasıl çözülür? Bütün danışman-danışan ilişkilerine rağmen hasta ikna edilemiyorsa ona en çok sözünü dinleten bir yakınının psikiyatristle beraber devreye girmesinin tedaviyi yapacak hekime çok büyük yardımı olacaktır.
Olgu 3: 52 yaşında B.Y. adlı hasta emekli başkomiser olup soluk darlığı, öksürük, balgam çıkarma ile göğüs hastalıkları kliniğine başvurur. Çekilen akciğer filminde yassı epitel hücreli akciğer kanseri tanısı kondu. Evre 3 A olan bu kanserin inoperabl olduğu düşünülerek radyasyon onkolojisinde 35 seans radyoterapi uygulandı. Ayrıca 6 kürlük ilaç tedavisi yapıldı. Bu hastanın tümörü bu tedavilere rağmen aynı büyüklükte olmakla beraber direncinin gittikçe azaldığı saptandı. Hekimlerin hastalığı gizlemelerine rağmen hasta akciğer kanseri olduğunu biliyordu. Hastada soluk güçlüğü vardı ve kendisine bakan hekimlerin devamlı olarak değişmesinden şikayetçiydi.
Burada birkaç etik ikilem ortaya çıkmaktadır.
1) Hasta hekimine güvenerek özellikle akciğer kanseri gibi riskli hastalıklarda daima onunla olmak ister ve hekim değişmesi, tıp etiğinde sadakat ilkesinden uzaklaşmayı sağlar. Ancak bu olguda hekim değişimi vardır. Hastanelerde servis hekimlerinin devamlı değiştiği bilinir ve bu değişme bazen hastanın depresyona girmesine neden olur.
2) Hastaya akciğer kanseri olduğu söylenmemişti. Ancak o, hastalığını biliyordu. Bu da hastanın gerçeği bilmesi kuralına aykırıdır. Hastadan ne kadar tanıyı saklasak da modem iletişim araçları (bilgisayar v.bları) ve hastanın radyasyon onkolojisinde tedavi görmesi, onun bu hastalığı bilmesine yardımcı olacaktır. O halde bugün gerçeğin gizlenmesi uygun değildir. Nitekim bazı yazarlar, gerçeğin yavaş yavaş kemoterapide ortaya çıktığını belirtmektedirler.
Vaka 1: TOTAL KALÇA PROTEZİ

İ.M. 51 yaşında erkek, SSK. emeklisi, eski profesyonel futbolcu.
Dört yıl önce her iki kalçada ağrı şikayeti nedeniyle A. Hastanesine başvuran hastaya çekilen pelvis grafisi sonucu kalça protezi takılması gerektiği söylendi. Hasta deneyimli hekimlerin olduğunu düşündüğü B. Hastanesinde ameliyat olmak istedi , ancak altı ay sonraya gün verildiğinden A. Hastanesinde önce sol, daha sonra sağ total kalça protezi uygulandı. 26 gün hareketsiz bırakılan hasta yürüyemedi , ağrısı arttı ve sol bacakta 1-2 cm. kadar bir kısalma meydana geldi. Taburcu edilen hasta dinmeyen ağrıları nedeniyle hekime her başvurduğunda kendisine ağrı kesiciler verildi. Koltuk değneklerinden kurtulamayan, sosyal hayatında problemler yaşayan hastaya hekimi ikinci kez ameliyat önerdiğinde , hekimine güvenini kaybettiğinden kabul etmedi .Aynı ameliyatı geçiren başka bir hastanın önerisi üzerine Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesine sevkini istedi. Tıp fakültesinde yapılan tetkikler sonucu ameliyatın yanlış uygulandığı söylenerek revizyon önerildi. Yeniden sol total kalça protezi uygulanan hasta ikinci gün ayağa kaldırıldı. Şikayetleri geçen hasta , sağ total kalça protezi ameliyatı için beklemededir.

Yorum:Kalça ekleminin dejenerasyonu sonucu oluşan osteoartritin tedavisinde dejenere kalça ekleminin yapay bir femur başı ve asetabulum ile değiştirilmesi ağrıyı giderir ve birlikte hareket ve stabiliteyi sağlar. İleri derecede osteoartritin tedavisinde uygulanan total kalça protezi genellikle 60 yaş üzeri hastalarda ve konservatif tedavinin yararsız ve başarısız olduğu durumlarda yapılmalıdır. Ameliyat sonrası hasta kısa sürede mobilize edilmeli ve fizik tedavi ile fonksiyon artışı sağlanmadır.
Bu vakada , hasta sınırlı sağlık hizmeti sonucu, tercih ettiği kurumda ameliyat için ileri bir tarihin verilmesi nedeniyle adalet ilkesinden yararlanamamıştır. Adalet ilkesi, hekimin hastalarına eşit davranmasını, tedavide birini diğerinden daha önemli görmemesini sağlar. Tıbbi araç, gereç ve olanakların adaletli bir şekilde dağıtılması bu ilkenin temelidir. İlk ameliyatın uygulandığı kurumda hekim sorumluluğu görülmektedir. Hekim tedavide son ve bilimsel metodları uygulamamış ve cerrahi uygulamayla zarar ve ziyana neden olmuştur. Hasta hekimin tıp bilgisine güvenmek ister. Başka hekimler yoluyla onun bilgisini sorgulayabilir. Böylece bilgisinden emin olduğu ve kendisine iyi davrandığına inandığı hekim hastada güven duygusu yaratır. Bu vakada hasta bilgisinden emin olmadığı hekimine karşı güvenini kaybetmiştir. Hastadan ameliyat için izin alınmış, ancak ameliyat sonrası karşılaşabileceği zorluklar hakkında bilgilendirilmeyerek aydınlatılmış onam ilkesine uyulmamıştır. Hastanın yaşam kalitesi tedavi sonrası oldukça bozulmuştur. Bütün tıbbi müdahalelerin, en temel ana hedefi, hayatın niteliğini eski haline getirip, devamını sağlamak ve hatta hayatın niteliğini arttırmaktır. Ameliyat sonrası hasta, ağrısının artması ve sol bacağında oluşan kısalma nedeniyle günlük işlerini yürütemez hale gelmiştir.

Vaka 2: EWİNG SARKOMU

T.A. 29 yaşında erkek, dozer operatörü.
Bir yıl önce sağ kolunda şişlik farkedince A. Hastanesine başvuran hastaya hiç bir tetkik yapılmadan yalnızca ağrı kesici pomad verildi. Şikayeti geçmeyince yıllık izin için gittiği B. Hastanesine başvurdu. Çekilen tomografi sonucu kolunda bir kitle olduğu, çıkarıldığında kurtulacağı söylenerek ameliyat edildi. Çıkarılan parçanın biyopsisi sonucu kendisine tümör olduğu söylendi, ileri tetkik ve tedavi için Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesine sevk edildi. Burada yapılan grafi , tomografi ve biyopsi sonuçlarına göre hastaya sağ kolunun ampüte edilmesi ve akciğerde tesbit edilen başka bir kitle nedeniyle onkoloji kliniğinde kemoterapi alması gerektiği betildi. Hastanın hekimiyle yapılan görüşmede hastada Ewing Sarkomu düşünüldüğü, akciğerde metastas olduğu, cranial M.R. ının normal olduğu söylendi. Sağ kol amputasyonu sonrası Göğüs Kalp ve Damar Cerrahisi Kliniğinde akciğer metasyasının değerlendirileceği ve Onkoloji Kliniğinde kemoterapi alacağı belirtildi.

Yorum:Ewing Sarkomu çocuklarda ve adolesanlarda görülen neoplastik kemik hastalıkları arasında ikinci sırada yer alır. Ewing Sarkomu, vakaların %75′inde 20 yaşından önce ortaya çıkar .Tanıda radyolojik ve patolojik tetkiklerden yararlanılır. Cerrahi girişim sonrası radyoterapi ve kemoterapi uygulanır. Radyoterapiye yoğun kombine kemoterapi ilave edilmesiyle hastalıksız beş yıllık sağ kalım %20′den %50-60′a yükseltilmiştir. İlk gelişte metastası olan hastalarda prognoz çok kötüdür.
Hastanın ilk başvurduğu kurumda kendisine hiç bir tetkik yapılmadan, büyük olasılıkla herhangi bir tanı düşünülmeksizin hizmet verildiği ve bu tutumla yararlılık ilkesine uyulmayarak, tanı ve tedavinin geciktirildiği görülmektedir. Bu ilkeye göre , hekim ve diğer sağlık alanı çalışanları, hastayı sonuna kadar tedavi ederek acısını dindirmeli ve ona yararlı olmalıdır. İkinci başvurduğu kurumda gerekli olan tetkiklerin yapıldığı ve hastanın uygun tedaviyi alabilmesi için doğru yönlendirildiği görülmektedir. Ancak hastalığı konusunda yeterli bilgi verilmemiş ve gerçekler açıklanmamış olduğundan aydınlatılmış onam ilkesine uyulmamıştır. Üçüncü kurumda hastaya gerekli tetkikler yapıldıktan sonra konulan teşhis doğrultusunda hastalığı hakkında bilgilendirilerek gerekli olan tedavi için hastanın onayı alınmıştır. Burada yaralılık ilkesi ve aydınlatılmış onam ilkesine uyulduğu , hastanın hastalığını tedavi etmek için yapılacak uygulamalarda ön bilgi verilerek aydınlatıldıktan sonra hastanın özgür iradesi ile onayı alındığından özerkliğe saygı ilkesinin de yerine getirildiği görülmektedir.

KAYNAKLAR
1. Buckwalter JA , Musculoskeletal Neoplasms and Disorders That Resemble Neoplasms , in Turek’s Orthopaedics Principles and Their Application , Ed. Weinstein SL , Buckwalter JA , 5 th ed. , J.B. Lippincott Company , Philadelphia , 1994 : 323-324.

Vaka 3: KALINBAĞIRSAK KANSERİ

E.Y. 54 yaşında kadın, ev hanımı.
1987 yılında karın ağrısı, şişkinlik, kilo kaybı, iştahsızlık şikayetleri ile AHasta- Hastanesine başvuran hastaya, tetkiklerin negatif sonuç vermesine karşın klinik bulgular doğrultusunda kolon karsinomu şüphesiyle, hekimin açıklama yaparak ve onayını alması üzerine ameliyat uygulandı. Patoloji sonucu mukoid karsinom olarak raporlandı. Ameliyat sonrası taburcu edilen ve 10 yıl boyunca hiçbir şikayeti olmayan hasta 1997 yılında sol memede kitle farkedince aynı hekime başvurdu. Kitle rezeksiyonu yapılan hastanın, patoloji sonucu infiltratif ductal karsinom idi. Ancak hekim bunun basit bir kist olduğunu söyledi .İki yıl sonra sol koltukaltında kitle farkeden hastaya, axiller lenf bezi diseksiyonu sonrası kemoterapi ve radyoterapi uygulandı.2000 yılında anastamoz hattında kitle farkeden hastada nüks kolon karsinomu tesbit edilerek ikinci ameliyat uygulandı. Ameliyat sonrası kemoterapi aldı. Son kürün ardından yedi ay süreyle cıvık kıvamda, siyah renkte dışkılama ve 15 günde bir halsizlik ve senkop atağı ile A. Hastanesi Acil Polikliniğine başvuran hastaya her defasında eritrosit transfüzyonu yapılıp, evine gönderildi. Bu sürenin sonunda kolonoskopide kanamanın etyolojisi saptanamadığından, ileri tetkik ve tedavi için Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesine sevki uygun görüldü. Burada yapılan tetkikler sonrası kanamanın kaynağı tesbit edilemedi ve nüks düşünülerek üçüncü ameliyat için hasta kurum hastanesine geri gönderildi.

Yorum:Kalınbağırsak kanserleri her iki cinsi eşit sıklıkta etkilemekte olup, genellikle 45 ile 75 yaşları arasında görülmektedir. Gelişmiş ülkelerde malign tümörlerden ölümlerin %15′ini oluşturur. Ağrı başta gelen semptomdur. Konstipasyon ve diyare tedaviye dirençli iseler alarm belirtisi olarak kabul edilmeli ve kalınbağırsak kanserini akla getirmelidir. Bazı vakalar asemptomatiktir, ancak palpasyon ile ortaya çıkarılırlar .Rektum ve sigmoid bölgesindeki kanserlerde hemoraji en erken görülen ve sık rastlanan bir semptomdur. Kalınbağırsak kanserlerinden klinik olarak şüphelenilir ve ancak radyolojik ve endoskopik olarak teşhis konulur. Tedavi, hastalıklı kısmın ve tutulan lenf bezlerinin birlikte çıkarılmasıdır. Hiç bir lenfatik yayılması olmayan hastalarda, radikal cerrahi girişimden sonra beş yıllık sağ kalım oranı %80′e varmaktadır.
Tetkiklerin tanı koymada yardımcı olmadığı bu vakada, hastanın izlenmesi ya da hemen ameliyat edilmesi ikilemi ortaya çıkmıştır. Hekim konu hakkında bilgi verdikten sonra, kararı hastaya bırakmıştır. Tıbbi eylemle ilgili tüm kararların etik yönden kabul edilebilir olması gerekir. Bu kabul edilebilirliğin ön koşulu ise, tüm gelişmelerin hastanın bilgisi ve izni çerçevesinde gerçekleşmesidir. Bu vakada, hastanın hastalığını tedavi etmek için yapılacak uygulamalarda ön bilgi vererek aydınlattıktan sonra, onayını alarak özerkliğe saygı ilkesine uyulmuştur. Eğer bir hekim hastasına hastalığı hakkında gerçek bilgiler verirse ve bu konuda dürüst olursa hastanın onayı gerçekçi bir temel üzerine oturur .Hastaya gerçekler anlayabileceği bir şekilde bildirilirse özerk bir karara varır. Bu bakımdan hekimin bilgilendirmede doğruları veren ve hastasına dürüst davranan bir kişi olması gerekir. Bazı zorunlu durumlarda dürüstlük ilkesi hekim tarafından zedelenebilir. Örneğin bir hastaya kötü bir hastalık hakkında tam bilgi vermek onun moralini bozacağından hekim kısmen dürüst davranmayabilir. Ancak bu durumda en azından hastalığın prognozu anlatılmalı ve hastalığın tam adı verilmeden tedavi yöntemleri belirtilmelidir. Dürüst olmama, bazen hastalığın ilerlemesine veya ölümüne neden olabilir. Aynı hekime farklı bir şikayet ile ikinci kez gittiğinde hastanın almış olduğu meme karsinomu tanısının kendisinden gizlenmesi, ancak tedavisinin uygulanması hekimin kısmen dürüst davranmamış olduğunu göstermektedir. Son yedi aydır hastada cıvık kıvamda, siyah renkte dışkılama olması gastrointestinal sistemdeki kanamanın belirtisidir. Hasta halsizlik ve bayılma şikayetleri ile acil polikliniğine her başvurduğunda kendisine eritrosit transfüzyonu yapılarak semptomatik tedavi uygulanmıştır. Ancak hastanın özgeçmişi ve varolan şikayetleri gözönünde bulundurulduğunda neden yedi ay boyunca tetkike başvurulmadan gönderildiği anlaşılamamaktadır. Bu davranışla hastanın tedavisi geciktirilerek hastaya zarar verilmiştir. Böylece hastaya zarar vermeme ilkesi çiğnenmiştir.

KAYNAKLAR
1. Dinç İ , Sindirim Sistemi Hastalıkları , İç Hastalıkları , Ed. Öbek A , 4. baskı , Karar
Matbaası , İstanbul 1990 : 643 - 645.

Vaka 4: BAZAL HÜCRELİ DERİ KARSİNOMU

G.A. 49 yaşında kadın, ev hanımı
18 yıl önce başını duvara çarpan hastanın çarpma sonrası başında oluşan yara altı ay geçmesine karşın düzelmeyince, hasta A Hastanesine başvurdu. Yapılan incelemeler sonucu hastaya ileri tetkik ve tedavi için Ankara’ya gitmesi gerektiği söylendi. Ankara’da ameliyat önerilmesi üzerine hasta tedavisi için tekrar A Hastanesine başvurdu. Burada hekimi kendisine kanser hastası olduğunu, ameliyat ile başında oluşan tümörün çıkarılacağını söyledi. Ameliyat öncesi radyoterapi alan hastanın uygulanan yüksek doza bağlı olarak saç kökleri yandığından bir daha saçları çıkmadı. Taburcu edilen hastada ilk ameliyattan altı yıl sonra aynı yerde tekrar yara oluşması üzerine ikinci kez ameliyat edildi. Bir yıldan beri başında multipl cilt defektleri ve hiperemik lezyonlar oluşan ve sistemik tutulumu olmayan hasta Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Dermatoloji Kliniğinde bazal hücreli karsinom tanısı aldı. Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi konsültasyonu sonucu ameliyat planlandı.
Hastayla yapılan görüşmede, hasta radyoterapi sonrası saçlarını tamamen kaybedebileceği konusunda ve tedavi sonrası hastalık seyri hakkında bilgilendirilmediğini söyledi. Eşinden ayrılan ve artık Sosyal Sigortalar Kurumuna bağlı olmayan hasta, Yeşil Kart sahibi olduğundan bazı hastane giderlerini kendisinin karşılamak zorunda kaldığını, maddi gücü yeterli olmadığından ne yapacağını bilemediğini belirtti.

Yorum:Beyaz ırkta deri kanseri tüm diğer organ kanserlerinin toplamından daha sık görülen bir tümör olup 65 yaşın üzerindeki insanların %50’sinde deride bir kanser odağı, %25′inde de birden fazla odağın oluşacağı hesaplanmaktadır. Erkeklerde %50 oranında daha sık görülen deri kanserinin çoğu güneş ışınlarının ultraviyole bandına bağlı olduğundan, vücudun güneşten en çok etkilendiği baş, boyun ve el gibi bölgelerinde ortaya çıkar. Bazı tipleri kalıtsal özellik gösterebilir. Deri kanserlerinin %80′i Bazal Hücreli karsinom olup erken tanı ve doğru tedavinin uygulanması ile tam şifa sağlanabilir. Vücudun ışık görmeyen bölgesinde çıkan bazal hücreli karsinomların tekrarlama olasılığı daha fazladır ve nadir de olsa lenfatik yayılım görülebilir. Skuamöz Hücreli deri karsinomları %20 oranındadır ve erken tedaviye alındıklarında şifa ile sonlansalar da yayılma olasılığı vardır. Tanı biyopsi ile konur. Lezyon çıkartıldığında primer kapama güç ise deri grefti kullanılabilir. Radyoterapi ile tedavide kozmetik sonuçlar genellikle mükemmel olup göz kapağı ve burunda cerrahi tedaviye karşı üstünlüğü vardır. Erken tanı konmuş küçük bazal hücreli kanserler için %100 şifa varsayılır ve erken yakalanmış squamöz hücreli kanserlerde de şifa oranı buna yaklaşıktır. Büyük squamöz hücreli lezyonlarda ve bölgesel lenf tutulumu varlığında beş yıllık sürvi %70-75 oranındadır. Hastalarda bir veya birden fazla ikinci bir primer deri kanseri olasılığı %50 olduğundan yılda bir veya iki kontrol muayenesi önerilir.
Her hasta hastalığı nedeniyle kendisine uygulanacak tıbbi işlemler ve bunların getireceği yarar ile muhtemel sakıncaları, tedavi seçenekleri, önerilen tedavinin sonuçları ve hastalığın seyri hakkında bilgi alma hakkına sahiptir. Burada hasta özellikle tedavinin başarı oranı, güvenirliği, nüks oranı ve kozmetik sonuçları hakkında açıkça bilgilendirilmelidir. Hekim hastasına açıklama yaparken anlaşılır bir dil kullanmalı ve kendisini hastasının yerine koyabilmelidir. Yapılacak işlemler hakkında bilgi verilen hastadan sözlü ya da yazılı onay alınmalıdır. Ancak hastanın bilinci kapalı, zeka özürlü veya çocuk ise onay hastanın yakınlarından alınır. Bu vakada hastaya kanser olduğu söylenmekle birlikte hastalığı ve uygulanacak tedavi sonrası oluşabilecek komplikasyonlar hakkında bilgi verilmediği görülmektedir. Hasta saçlarını kaybetmiş olmaktan dolayı büyük üzüntü duymaktadır .Radyoterapi uygulayan hekime karşı mahkemeye başvurmamış olmaktan dolayı da pişmandır. Burada hastaya gerçek söylenilmiş ancak aydınlatılmış onam ilkesine tam olarak uyulmamıştır. Bazal hücreli deri karsinomunun tedavisinde hasta sürekli izlenmeli, biyopsi tekrarlanmalı ve tedavi sonrası oluşabilecek komplikasyonlar kontrol edilmelidir.Bunu bu vakada görememekteyiz. Ancak bunun bilgilendirme eksikliğinden mi yoksa hastanın yaşam koşullarının elverişsizliğinden mi olduğunu anlayamadık. Hasta sosyal güvence ile ilgili de problem yaşamaktadır. Eşinden ayrılmış olması nedeniyle Sosyal Sigortalar Kurumundan yararlanma hakkını da kaybetmiştir. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Beyannamesinin 25. maddesi ”herkesin sağlık hizmetlerinden yeterli ölçüde yararlanma hakkı” nın olduğunu bildirmektedir. Ancak ülkemizde sağlık hizmetlerine ayrılan bütçe her kesime eşit davranma imkanı verememektedir. Sosyal Sigortalar Kurumu, Emekli Sandığı ve diğer kamu kuruluşlarında görülen farklılıkların dışında, hiçbir kuruma bağlı olmadan çalışan ya da işsiz olanlara da sağlık güvencesi tam olarak sağlanamamaktadır. Yeşil Kart uygulamasından yararlanan hasta tüm tedavi hizmetlerine ücretsiz olarak ulaşamamaktadır. Yakını ve geliri olmayan hasta, tedavisi ile ilgili maddi ve manevi sıkıntı çekmektedir.1 Ağustos 1998 tarihli ve 23420 sayılı Resmi Gazetede yayınlanmış olan Hasta Hakları Yönetmeliğinin 11. maddesine göre ”Hasta modern tıbbi ve teknolojinin gereklerine uygun olarak teşhisinin konulmasını, tedavisinin yapılmasını ve bakımını istemek hakkına sahiptir ”, aynı yönetmeliğin 5. maddesi c bendine göre ”Sağlık hizmetlerinin verilmesinde, hastaların, ırk, dil, din ve mezhep, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç ve ekonomik ve sosyal durumları ile sair farklılıkları dikkate alınamaz. Sağlık hizmetleri, herkesin kolayca ulaşabileceği şekilde planlanıp düzenlenir ” denilmektedir. Ne yazık ki yönetmeliklerle tanınan haklar henüz pratikte uygulanabilir hale getirilememiştir. Böylece önemli bir tıp etiği ilkesi olan adalet ilkesi çiğnenmektedir.

KAYNAKLAR

1. Anonim , Klinik Onkoloji , Sağlık Bakanlığı Türk Kanser Araştırma ve Savaş Kurumu ,
Ankara , 1990 : 110- 113.

Vaka 5: İNTRAKRANİAL TÜMÖR

H.D. 64 yaşında kadın, ev hanımı
Yaklaşık iki yıl önce ani şuur kaybı gelişen ve ardından spontan olarak düzelen hastada son iki aydır unutkanlık, baş ağrısı, ellerde titreme, halsizlik, iştahsızlık, kilo kaybı ve kusma şikayetleri başladı. Son bir haftadır bu şikayetlerine bacaklarda güçsüzlük ve yürüyememe eklenmesi üzerine hasta A Hastanesine başvurdu .Burada çekilen kranial MR da sol paritotemporal lobta ve sol frontal lobta intrakranial kitlelerin saptanması üzerine hasta, ileri tetkik ve tedavi için . Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesine sevk edildi. Yapılan tetkiklerin sonucu sol parietotemporal lokalizasyonda yüksek gradeli glial tümör (glioblastome multiforme) lehine değerlendirildi. Sol frontal lobtaki kitlenin ikinci primer ya da sol parietotemporal düzeydeki kitlenin intrakranial metastası mı olduğuna karar verilemedi. Nöroşirürji konsültasyonu sonucu ameliyat önerilmeyen hastaya antiepileptik başlanarak kemoterapi planlandı. Bilinci kapalı olan hastada tedavinin başlaması için kendine gelmesi beklenmektedir. Hasta yakınları tanı ve izlenmesi gereken tedavi hakkında bilgilendirilmişlerdir, ancak hasta bilincinin kapalı olması nedeniyle durumundan haberdar değildir. Bu nedenle tedavi izni hasta yakınlarından alınmıştır.

Yorum:Tüm vücutta görülen tümörlerin %10′u beyin ve zarlarından kaynaklanır. Beyin tümörleri her yaşta görülmekle birlikte 55-60 yaşlarından sonra görülme sıklığı artar. Medullablastoma ve pilositik astrositomalar özellikle çocukluk çağında görülür. Nörinoma ve meningiomalar kadınlarda, gliomalar erkeklerde daha sıktır. Etyolojisi konusunda travma, hormonal faktörler, çevre ve genetik faktörler önemle üzerinde durulanlardır. Gliomalar, intrakranial tümörlerin yaklaşık yarısını oluştururlar (%45-48).Beyin dokusuna infiltre olan invaziv karakterli, malign tümörlerdir. Gliomalar içinde yeralan glioblastome beyin tümörleri içersinde en malign olanıdır. Süratle büyüyerek çevre dokuları tahrip eder, bazen karşı hemisfere de geçebilir. Fokal belirtileri yaygındır. nöbetleri %20 vakada görülür. Beyin dokusuna infiltre olduğundan total çıkarılma mümkün olmaz. Kemoterapi ile 4-8 aylık sürvi sağlanabilir.
Aydınlatılmış onam ilkesine göre hekim ilk olarak hastasına hastalığı ve tedavisi hakkında gerçekleri söylemek ve bilgilendirmekle yükümlüdür. İkinci olarak hasta kendisi hakkında karar verme hakkına sahiptir. Tüm tıbbi uygulamalar hastanın yaşamını ilgilendirdiğinden ve tehlikeli olma olasılığı bulunduğundan, bunların gerçekleşmesine karar verme yetkisi hekime değil, hastaya aittir. Hasta tedavisinin yapılması için hekimine onam verir. Hastanın onam verebilmesi için bilincinin açık, akıl sağlığının yerinde ve reşit olması gerekir. Bu vakada hasta yapılacak açıklamaları anlayamayacak durumda olduğundan yakınlarına hastanın sağlık durumu ve konulan tanı, önerilen tedavi yöntemi, tedavi yönteminin başarı şansı ve taşıdığı riskler hakkında bilgi verilerek onam alınmıştır.

KAYNAKLAR
1. Oğul E , Beyin Tümörleri , Temel ve Klinik Nöroloji , Ed. Oğul E , Uludağ Üniversitesi
Basımevi , Bursa 1996 : 248 - 257.

Etiketler: , , , , ,

Kategori Olgu Örnekleri | Yorum yok »